31 Ocak 2016 Pazar

Hep Bir Bekleyiş...



Tuğra ilk doğduğunda uzunca bir süre oksijensiz kaldığı için Kudret Bey' in bize ilk söylediği şeylerden biriydi bizi hep gözü açık tutan. 
Gözleri görmeyebilir, kulağı duymayabilir, yürüyemeyebilir, konuşamayabilir, otistik ya da spastik olabilir. Ya da en iyi ihtimalle hiç biri olmasa da ileride öğrenme güçlüğü yaşayabilir demişti.  Yeni anne- baba olmuş birilerine söylenebilecek en ağır şeylerdir bunlar herhalde. Biz hep bekledik o yüzden. Daha önceki yazılarda da bahsettiğim tüm o rutin kontrolleri sağ salim geçip de derin bir nefes aldığımızda da daha yolun en başında olduğumuzu bilmiyorduk elbette. 

Tuğra yaklaşık 2,5 yaşında iken onu evimize yakın bir kreşte haftada 2 gün 2 saat oyun grubuna verdik. Hem o zamana kadar onunla birebir ilgilenen kişi olduğum için biraz nefes alırım hem de o kendi yaşıtları ile vakit geçirirse iyi olur diye düşünmüştük. Doğumundan itibaren hiç bir şekilde onu diğer çocuklarla karşılaştırmamıştık biz anne baba olarak. Çünkü eşit şartlarda başlamamıştı hayata, ona haksızlıktı onlarla yarışa girmesi. Ne kilosunu komşunun torunu ile değerlendirdim ne de boyunu posunu bir başkasının bebeğiyle. Etrafımda bunu yapanlar olmadı mı benim adıma, elbette oldu. Tıkadım kulaklarımı ve doktorumuzun dediğine odaklandım; asla başka çocuklarla karşılaştırma prematüre bir bebeği. 

Oyun grubuna başlayıp da yaşıtları ile aynı ortama girince bunu yapabilmek daha zor oldu elbette.  Biz yine yapardık belki de, devam ettiğimiz kreşen sahibi hanım Tuğra' nın henüz konuşamadığı için agresif tavırları olduğunu ve arkadaşlarına zarar verdiğini söyleyip mutlaka bir pedagog ile görüşmemiz gerektiğini söyleyince tekrar doktor arayışına girdik. Bir arkadaşımızın tavsiyesi ile aynı zamanda konuşma terapisti de olan Ufuk Sağol hanımdan randevumuzu aldık. Konuşması geciktiği için kendini ifade edememekten dolayı bu tarz şiddet eğilimleri olabileceğini, konuşma terapilerine başlamamızı önerdi. Zaman kaybetmemek için hemen haftada 3 seans ile konuşma terapilerimize başladık Ufuk Hanımla beraber. 

Terapilere başlar başlamaz da Tuğra' nın ufak ufak konuşmaları başladı. O ara 3 yaşına basmıştı Tuğra. Ve sürekli acabalar vardı kafamda. Okuduğum ve kafamı karıştıran bir makaleden sonra bir gün Ufuk Hanım' a '' Acaba Tuğra otizmli olabilir mi? '' diye sorduğumda bana gülerek '' Siz hiç otimzli bir çocuk gördünüz mü? Tuğra'  nın otizmle alakası bile yok'' dedi çok emin şekilde. O an içim elbette ferahladı çünkü Ufuk Hanım uzunca bir süre Prof. Dr. Yankı Yazgan ile çalışmıştı ve birçok otizm vakası tanımıştı. Hatta ona terapiye gelen çocuklar arasında da otizm tanılı bir dolu çocuk vardı.  O hayır dedikten sonra ne diye endişe edecektik, değil mi? Ama öyle olmadı işte. 




Tam olarak tarihi hatırlamıyorum ama içimiz rahat etmeyip biraz daha kurcalayınca Yeditepe Üniversitesi Hastanesinden Yrd. Doç. Dr Oğuzhan Zahmacıoğlu' ndan randevu aldık. Çocuk ve Ergen Psikiyatristi Oğuzhan Hoca ile ilk görüşmemizde açıkcası bizim içimizdeki şüpheleri yok edecek ya da destekleyecek bir sonuç alamadık. Çünkü doktorun da dediği gibi henüz yaşı bir teşhiş koyabilmek için çok küçüktü, ve birkaç ay sonrası için sözleşip ayrıldık. Bir sonraki randevuda Tuğra 'yı daha fazla inceleyip ilk teşhişi koydu; Atipik Otizm. O an, o hastane odasında sanki tüm dünya başıma yıkılmıştı. Her ne kadar hazırlıklı olsak da, az çok hissetsek bile bir doktorun ağzından duymuştuk işte. Okulda uyumlu olabilmesi ve daha kolay kontrol altına alınabilmesi için düşük dozda ilaç da başlamıştık. Hayatımızın o günden sonraki 3 yılında kullanacağımız Rispardel artık bizimleydi. O gün doktorun odasından ağlayıp, durumu içimize tam sindiremeden çıkıp ilacı eczaneden alır almaz ilk dozu verdiğimizi anımsıyorum. Ve aynı gün anneme gittiğimizde Tuğra' nın hiç alışık olmadığımız gibi sakince kuzu gibi oturduğunu, ilacın onu aptala çevirdiğini çok net hatırlıyorum. Orhun ve ben içimiz yanarak izledik onu. İnsanın evladı için elinden bir şey gelmeyip de her denileni sorgusuzca yapması kadar zor bir durum olamaz. Sanırım geriye dönüp baktığımda hayatımın en pişmanlık duyduğum günüdür o ilaca başladığımız gün. 


O dönem aynı zamanda Tuğra' nın 2 yıl devam edeceği yeni bir kreşe de geçmiştik. Kadıköy Kuyubaşı' nda Ponpon Çocuk Kulübü. O zaman için verdiğimiz en doğru karardı sanırım. Pedagog olan ve sınıflarının bizzat başında olan 2 hanımın idareciliğini yaptığı, tamamen çocuk odaklı harika bir kreşti. Bir önceki ''muhasebe bürosu zihniyetli'' kreşten sonra gerçekten bu işi hakkıyla yapan bir adres bulmuştuk.  Tuğra' yı tüm farklılıkları ile kabul edip, zor yanlarını törpüleyip sınıfa adapte olabilmesi için ellerinden geleni yaptılar Zekiye Hanım ve Mediha Hanım. Bizim için zaten yeterince zor olan o ilk yılları biraz daha dayanılabilir kıldılar. Her sorana önerdiğim, kesinlikle tek adrestir Ponpon hala. 

2 yıl boyunca Ponpon'a devam ettik. Sonra 2011 yılının Ocak ayında eşim Ankara' da bir iş teklifi aldı ve Ankara' ya yerleşme kararı aldık. Bir sonraki postta detayları anlatacağım...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder